Başı da Yok Sonu da

“Senin yanında neden müzik açmıyorum biliyor musun?” dedi Adam. Şaşırdı Kadın ve sordu “Neden?” diye. 

Adam yüreğinden geçenleri söylemenin vaktinin geldiğini anladı ve başladı, “Çünkü ne zaman hüzünlü bir şarkı çalsa, ne zaman bir melodi uzakları anlatsa gidiyorsun ve ben sana yetişemiyorum. BAKMA ÖYLE! Sanki giderken seni yanına almayı unutmuş birini anımsıyorsun hatta belki özlüyorsun. O şarkıyla arkanda bırakmaya çalıştığın ne varsa karşına çıkıyor, seni alıp o uzaklara götürüyor. İşin kötü yanı sen de giderken beni bırakıyorsun. Zamanında sana yapılanı yapıyorsun. Yetişmeye çalışıyorum… Olmuyor! Nefesim tükenene kadar koşuyorum ardından ve bağırıyorum avazım çıktığı kadar. Ama sen sadece GİDİYORSUN… En azından hüzünlü bir şarkı olmadığı zaman yanıbaşımdasın! Biliyorum, gitmek istediğin halde kalıyorsun. Bilmelisin ki, bir gün kalmak istediğin halde gideceksin. GİTMENİ İSTEYECEĞİM. Kendim yapamayacağım için isteyeceğim bunu senden. Acıya doyduğum için!”

Kadın yüzünü sildi ve Adama baktı. Adam da ağlıyordu… Derin bir nefes aldı Kadın ve ” Bilmediğin çok şey var. Karşında tanıdığını sandığın ama inan bana tanımadığın biri oturuyor! ” dedi. Sinirlenen Adam ” Anlat o zaman! Anlat artık bana bir şeyleri. Seni anlat bana. Geçmişinle, geleceğinle…” diye çıkıştı. Omuzlarındaki yükün ağırlığına daha fazla tahammül edemeyeceğini anlayan Kadın “Yüzüm kadar  temiz olsa keşke geçmişim! Yüreğim kadar, sana olan sevgim kadar… Evet, doğru duydun. SENİ SEVİYORUM. Ama sevginin yetmediği, yetmeyeceği kadar çok sır var aramızda…” 

y. 

Mutsuz Son

– Seviyorum lan seni!

dedi kadın. Erkeği erkekliğinden utandıracak bir delikanlılıkla. Bir yandan da tüm dişiliğiyle ağlıyordu. Gözyaşları, içindeki yangını söndüremiyordu ama tuhaf bir rahatlık hissi veriyordu yine de.

– Biliyorum!

dedi adam, umarsız bir tavırla. Biliyor olmanın gururunu yaşıyor, kadının can çekişen ruhuna aldırmıyordu. Biri tarafından sonsuz sevgiyle sevilmenin hazzıyla ilgileniyordu sadece.

Kalmakla gitmek arasında ezilen kadın, adamın bu egoistliği ile bir yere varamayacaklarını geç de olsa idrak etti o an. Kalmamak en doğrusuydu. Baktı, adamın o bakmaya doyamadığı gözlerinin en derinine. Sızlayan dudaklarını istemsizce araladı. Bu hikayenin böyle bitmesini istememişti. Sonunda konuşma cesaretini buldu ve

– Ama GİDİYORUM!

dedi, diyebildi. Hiç Başlamayan bu masalı sona erdirmişti işte. Bedeninden alevler yükseliyordu sanki. Zor da olsa gözleriyle veda etti adamın gözlerine. Döndü arkasını tüm geçmişine ve yürüdü.

Biraz önce gurur ve hazza boğulan adam şimdi şaşkınlıkla kadının gidişini izliyor ve tek kelime edemiyordu. Bir gün kadının sevilmediğini anlayıp gideceğini biliyordu. O gün gelmiş, adam fark edememişti.

– Hoşça kal …

diye fısıldayabildi ancak. Kuru bir veda. Yüreğini ortaya koymaktan bu kadar çok korkmasaydı, mutlu olabilirlerdi.

Olmadı.

Olmayacaktı.

Adam, gerçek mutluluğu hayatı boyunca bir daha tadamaycaktı.

y.

Hayat

Bir adamı bir yıl boyunca izlediğinizi düşünün. Sapkınca bir izleme değil, uzaktan seyretmek gibi daha çok. Bazen yakınınızda olsa dahi asla elinizi uzatıp dokunmadığınızı, sesinizi uzatıp konuşmadığınızı düşünün.

Tanışmanız için kaderin hiçbir şey yapmadığını.

Ve tanışamadığınız süre zarfında başınıza bir sürü kötü olay geldiğini ve hepsini tek başınıza atlattığınızı.

Sonra bir gün kaderin kapıları sizin için araladığını…

Tanışmayı geçin, artık görüşüp konuştuğunuzu, diğer görüşmelere dair planlar yaptığınızı düşünün bi’.

Mutluluğun, huzurun tadına varabildiğinizi hayal etsenize…

Nasıl da inanıverirsiniz “doğru zaman” denilen şeyin varlığına.

3 gün önce tanışsanız ya da 4 gün sonra, belki bu noktada olamayacaktınız. Ama bugün varmak istediğiniz yerin çok ötesindesiniz.

Hayat, insan denilen varlığın anlayamayacağı büyüklükte bir sınav. Ödüller ve cezalardan oluşan bir mekanizma. Hatta hesabı baştan ödetip, eşeğini sağlam kazığa bağlayacak uyanıklıkta.

Hayat, akıl erdiremeyeceğimiz boyutta.

Bazen anlamaya çalışmak yerine yaşamak gerek.

 

Yaşamak istediğiniz masalın peşinden koşun. Yakalayana dek!

 

y.

Karışım

Bir şarkı bin hatırayı saklar içinde bazen. Evet bir adamı ifade eder ama sorun şudur ki o adam sizin için çok fazla şey ifade ediyordur. Adam ya da kadın tabi orası yazıyı okuyan kişiye göre değişir elbette.

İşin özüne odaklanalım. En çok hatıramızı sakladığımız şarkımızı açalım, sigaramızı yakalım, imkanı olanlar bir bardak içkiyle de eşlik edebilir satırlarıma. Ama olmazsa olmazımız o hatırlayacağımız kişilerin hayalini unutmayalım.

Ne olsaydı unuturdunuz o “unutamam” dediklerinizi? Aldatsaydı? Aldatıldığı halde unutamayanlar ne düşünüyor şu an? Zamana mı bıraktınız? Yıllar geçsede sevenlere haksızlık ettik şimdi de.

Çok efsane bir formülle karşınızdayım; harika bir karışımla!

Zamana bırakmak yetmez ve umarım kimse aldatılmaz ama hiç hem zamana bırakmayı hem de kaldığı yerden hayata devam etmeyi deneyeniniz oldu mu?

Düşüncelerini, hayallerini, hayal kırıklıklarını bir kenara bırakıp; yaşadığı güzel günlere şükretmeyi ve daha  güzelleri için çabalamayı denediniz mi hiç? Hayatla savaşmak yerine sevişmekten bahsediyorum. Olumsuzluklara sövmekten değil kuş uçuşunu bile sevmekten…

İnsan olmaktan ve gidenlere rağmen insan kalmaktan…

Deneyin. Sizinle inatlaşsa da kaderiniz, gece olunca boğazınıza çöreklense de kederiniz, yarınlardan vazgeçmeyin!

 

y.

Mavinin Gecede Boğuluşu

İnsan bazen kapılıyor, kaptırıyor kendini yaşama. Yaşadığı şeyin adını “hayat” koyuyor, peşine düşüyor.

Hayallerim var! Planlarım var! Ölmeden önce yapmam gereken 100 şey var!

Masallar. Masallarımız… Hayal dünyamızda hepimiz melek, her birimiz Polyanna.

Hayatımı o kadar erken teslim ettim ki siyahın ellerine. Aşk maviydi bir zamanlar, hayat, gökyüzü.. Ben maviydim be! Bir de şimdi göz göze geliyorum aynada gördüğüm şu saçma bedenle. Simsiyah. Dipten uca karanlık.

Tüm bunları ne zaman yaşadım? Nasıl üstesinden geldim? Üstesinden geldim mi gerçekten?

Üstünü örttüm sadece. Yok saydım her zaman olduğu gibi. “Güçlü”yü oynadım itinayla. Rolümle ilgili sıkıntım yok aslında hava kararana, gece bastırana kadar. Güneşin bir sonraki günü vaad ederek gidişinin ardından tüm kuytularımda sakladıklarım çıkıyor ortaya. Geçmeyen geçmiş ve gelmeyen gelecekle baş başa kalıyorum…

Ve üzgünüm ben Polyanna’yı oynayamıyorum..

Maviye kendimi affettiremiyorum.

Doğanın kanunlarını kabullenemiyorum ancak karşılarında da duramıyorum.

Uzaktan görseniz gülüşüme vurulursunuz belki ama ben içimde bir yerlerde beni vuranlara ağlıyorum.

Düzmece dünyaya katlanamıyor, bırakıp da gitmeye cesaret edemiyorum…

Bir sigara yakıyor, Tanrı’ya bugünde yaşattığı için küsüyorum.

 

y.

Benim Kanserim

Umut etmek, hayal kurmak herkes tarafından güzel bir başarı olarak görülür. Her insanda olmadığı kabul edilen bir maharettir.

Neden mi?

Çünkü bu ikili başınıza büyük dertler açabilecek güçtedir. Ruhunuzu ele geçirebilecek güçte. Canınızı cayır cayır yakarlar.

Nasıl mı?

Hayatınızın herhangi bir alanıyla ilgili bir hayal kurduğunuzu düşünün, o hayalin gerçekleşmesini umut edin sonrada. Görebiliyor musunuz o hayale nasıl körü körüne bağlandığınızı? İçten içe ettiğiniz duaları duyuyor musunuz?

Şimdi de o hayalin bir anda yerle bir olduğunu düşünün. Elde avuçta umudun zerresinin kalmadığını. Bir zamanlar aralık duran ve açmayı planladığınız kapıların kapanıp kilitlendiğini. Yüreğiniz sızlamıştır muhtemelen. Karanlık ve kuytu bir çukura düşmüş gibi olmuşsunuzdur. Ses seda kalmamıştır etrafta.

İşte hayal kurabilen insanların hayatı böyle yıkıntıların altında geçer. İçlerinde sebepsiz bir acı. Gözlerinde akmayı bekleyen yaşlar. Boğazlarında bir düğüm.

Hayal kurmak biraz kanser gibidir. Yayılır tüm hücrelerinize. Olur olmaz her şeyi umut etmenize neden olur ve elbette sonrasında yaşanacak olan hayal kırıklığına. Bir süre sonra, gerçekler bir tokat gibi yüzünüze vurmadıkça kendinize gelemediğinizi fark edersiniz.Bile bile canınızı acıttığınızı. Ama iş işten geçmiştir. İllet sarmıştır her yanınızı. Üstelik tedavisi veya geri dönüşü de yoktur. Tüm hayatınız mutsuzluk üzerine kurulur…

 

y.

Dört Yıl

Hayat 16 yaşındayken o kadar güzelmiş ki. Kıymetini bilememişim ama. Heba etmişim güllük gülistanlık zamanları.

Hepi topu 20 yaşındayım. 4 yılda, sadece 4 yılda kaybettim bütün değerlerimi. Sevdiğim, sevilesi gördüğüm şeyleri çaldırdım önce. Sonra bir sabah uyandım, hayallerimi de kaptırmışım… Kısa süre sonrasında da artık umut etmenin faydasının olmadığını gördüm. Ondan da ben vazgeçtim.

Hepi topu 20 yaşındayım. 40 yıla sığmayacak hataları sığdırdım bu yaşa. En tuhafı da kimsenin – beni tanıdığını, anladığını iddia eden kimsenin- hakkımda hiçbir doğru fikrinin olmaması. Kimine göre mükemmel dostum, kimine göre tam sevilecek hatunum, bir kısmı dosdoğru bir yoldayım sanıyor diğer bir kısmı da beni kanatsız melek diye tarif ediyor. Oysaki şeytanın sağ kolu olalı uzun zaman oldu. Yalan dolan üzerine kurulu bir hayatı benimseyeli bayağı uzun zaman oldu, hiçbirine söyleyemedim…

Bir zamanlar başıma gelmesinden korktuğum düzenin başrolündeyim şimdilerde. Adam yerine konmayacak insan müsveddelerini alıyorum hayatıma. Sol yanı bomboş, beyni belinin altında kalmış adamlara sunuyorum kendimi. Tamda babamın dediği gibi “sarhoş masalarına meze” oluyorum. Kahroluyorum. Ancak asla engel olmuyorum ne kendime ne de karşımdakine. Sonra nefret ediyorum kendimden, iğreniyorum. Daha sonra hatırlıyorum; kaybedecek çok bir şeyimin olmadığını… Kalanları da ben feda ediyorum. Sonunda koskoca bir yatakta bir başıma uyur uyanık sabahlıyorum.

O malum sabahlamaların sonunda, güneşin doğuşuna az bir zaman kala, alıyorum yegane dostum olan kalemi kağıdı elime, yazıyorum… Dur durak bilmeden, saatlerce yazıyorum. Kin kusuyorum satırlara. Yine de bu aptal yoldan alıkoyamıyorum kendimi. Yürüyorum…

 

y.